|
Evrensel bir çözücü olan bu
sistem, bunalımlarını genelleştirerek aşmayı şuana kadar başardığı gibi,
toplumsal yaşamın tüm alanlarında, ihtiyaçlarının gerektirdiği her şeyi bozarak,
çözerek, değiştirip dönüştürerek, kendisine eklemleme becerisine de sahiptir.
Ki, “birey” ya da “bireysel” de bunlardan biridir. Günümüzde sistem, tüm siyasal
ve “ideolojik aygıtları”nı kullanarak, hem ideolojik hegemonya altına aldığı,
hem de hukuken hak ve özgürlüklerle donatılmış bir nesneye dönüştürdüğü insana,
“birey” demektedir. İşte sistem, yarattığı bu “birey”le, hem onu teslim almış,
hem de onun istek ve özlemlerinin, toplumsal olanın önüne geçmesini sağlamıştır.
Neredeyse her hak, onun için yapılan mücadeleden bağımsızlaşarak, bu mücadelenin
içerisinde yer alanların da önemli bir kesimi dahil olmak üzere, toplumun büyük
bir çoğunluğunun hem düzene eklemlenmesini, hem de düzenin siyasal ve ideolojik
meşruluğunu olanaklı kılmıştır. Neden?
Dün, canından vazgeçemediği için köleleştirilen insanın, boynunda zincir,
ayaklarında pranga var mıydı, bilmiyorum. Ama hakları yoktu; ve köle insan için,
“efendi”, “şu” diye gösterebildiği, somut bir varlıktı.
Bugün, nesneleştirilen ve adına “birey” denilen insanın ise, boynunda, halkaları
hukuki haklardan oluşmuş bir zincir ve onun ortasında da, yine hukuken yaşama
hakkıyla bezenmiş bir madalyon asılıdır. Dahası, somut bir varlık olarak, “şu”
diye gösterilebilen “efendi”leri de ‘yok’tur. Bugün “birey”, sözüm ona,
efendisizliğin bahtiyarlığıyla, “ben özgürüm” diye bağırabilir; “benim haklarım
var” diye de... Bunların ikisi de birer gerçekliktir. Ama “birey” için, bir
üçüncü gerçeklik daha var:
....................
Yeryüzünde her gün, kendisi
gibi,“yaşama hakkı”na sahip olmasına rağmen, açlıktan ölen yüz binlerce insan;
“sağlıklı yaşama hakkı”na rağmen, içecek temiz su bile bulamadığı için, yaklaşık
3 bin çocuğun ölmekte oluşu. “Konut edinme hakkı”na rağmen, yüz milyonlarca
insanın evsiz ve barksızlığı. “Çalışma hakkı”na rağmen, işsizliğin her geçen gün
artarak, milyonlarcası üniversite mezunu ve vasıflı olan işsiz sayısının milyarı
aşması. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün; ama gereği de yok.
İşte bu gerçeklik, bireysel ve toplumsal boyutuyla, “birey”in gelecek
tasavvurunda, kaygının billurlaşıp öne çıkmasına neden olmaktadır. Kaygının,
endişenin kaynağı, yaşanan, yaşanmakta olandır. Ve bu varoluşsal bir sorundur.
Ne var ki, yaşanan/yaşanmakta olan, etkisini düşünsel, duygusal ve bedensel
düzeyde doğrudan ve öncelikle, “birey”in yaşamında gösterdiğinden dolayı,
toplumsal, bir kez daha, bireyselin gerisine düşer. Bu öznel bir nedendir.
Kaynağı toplumsal olmasına rağmen, yanılsamalı ve çelişkili bir biçimde, salt
bireysel bir varoluş sorununa dönüştürür gelecek kaygısını. Tıpkı çözüm arayışı
gibi. Elbette ki, bu durumun sadece öznel değil, aynı zamanda nesnel nedeni de
vardır.
Çalışmak, insanın maddi ve manevi anlamda, kendini gerçekleştirebildiği yaratıcı
ve üretici bir faaliyetle, içerisinde yaşadığı toplumun kendini yeniden
üretimine katılmasıdır. Oysa kapitalist sömürü düzeni, çalışmayı, bu gerçek
anlam ve varlığından soyutlamıştır. Bu sistem açısından çalışmak, insanın
düşünsel, duygusal ya da bedensel boyutuyla işgücünün -ki aslında,
kendisinin-metalaştırılarak, ekonominin dolaşımına sokulabilmesine
indirgenmiştir. Bir biçimde metalaştırılarak, alınır satılır kılınmak,
sömürülmektir. Ve sömürülmeyi bile bir şansa dönüştürmüştür bu sistem. Dahası,
sömürmeyi de sömürülmeyi de meşrulaştırmıştır.
İşte bu sistemde, sömürülme şansı bulduğu için, “Çalışma hakkı”ndan yararlanıyor
olanlar ile, sömürülme şansına erişemedikleri için bu hakkı kullanamıyor
olanların, gelecek kaygısının girdabında aldıkları tutum ve tavırlar, sorunun
çözümüne yönelmekten çok, ondan uzaklaştıran ve yanılsamalı bir bilinç halini
pekiştiren, nesnel nedeni oluşturmaktadır. Ki, bunun yanısıra, yaşanan gerçeklik
karşısında, tüm diğer haklar gibi, “Çalışma hakkı” da genelliğini yitirip
birileri için ayrıcalığa dönüşmüştür. O, sömürülme şansına sahip olanların bir
ayrıcalığıdır artık; hak değil. Ve bilinmelidir ki, her ayrıcalık, verenler
tarafından geri alınabilecek olan, geçici bir konumdur. Çözüm değil.
Bundan dolayıdır ki, günü kurtarmak adına, bir baykuş gibi, ayrıcalığın alaca
karanlığına sığınmakla da, çaresizlik ve umutsuzlukla, bir papağan gibi, kendi
kendine söylenip durmakla da, gelecek kaygısı aşılamaz, umut yeşertilemez.
Aksine bu, teslim oluştur; varolana, çözülene, çürüyene... Dahası çözümsüzlüğe.
Oysa çözüm mümkün.
Çözüm Hep Vardı; Bugün de Var
Gelecek kaygısı, işsizlikle başlayan, iş bulma umudunun her geçen gün
tükenişiyle önce birey olarak insanı, sonra toplumu pençesine alan, toplumsal
bir “veba”dır. Günümüzde bunun, dünya-evrensel tek kaynağı kapitalist sömürü
düzenidir. Çünkü bu düzen, çalışmayı, insanın yaratıcı ve üretken bir biçimde
kendisini gerçekleştirerek toplumsal yaşama katılmasından çok, hem koşulları hem
de süresi ve temposuyla, aptallaştırıcı düzeyde, salt bir ‘iş’e dönüştürerek,
onu da ulaşılmaz kılar.
Bugün, insanların büyük bir çoğunluğunun ulaşmak istediği, salt ‘iş’ olarak
çalışmanın aptallaştırıcılığını fark eden bir çok düşünür vardır düşünce
tarihinde. Çok fazla geriye gitmeye gerek yok.
19. yy.da işlisi, işsiziyle işçiler, “Çalışarak Yaşamak Veya Dövüşerek Ölmek”
nidalarıyla, “Çalışma Hakkı” için eylemler yaparken, yine aynı yüzyılda Paul
Lafargue, “Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her
türlü örgensel bozukluğun nedenidir” der ve şunu önerir: Her insana günde üç
saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak.
Bir başka düşünür: Bertrand Russell, Dora Russell ile birlikte yazdıkları,
“Endüstri Toplumunun Geleceği” adlı kitapta, iş saatlerinin 4 saate
düşürülmesini önerir. “Bunu belirtirken yalnızca zengin katmanı değil; işsizleri
de düşünüyorum” der ve ekler: Ayrıca daha iyi örgütlenmeyi, kısa çalışma
süreleri ile endüstrinin kendi kendini yönetmesi koşullarında kimsenin karşı
durmayacağı bilimsel yönetim tekniklerinin uygulanabilmesini, bunların
sağlayacağı büyük tasarrufları göz önüne alırsak; yeni teknik buluşlara gerek
kalmadan dört saatlik bir işgünü ile en az bugün üretilenler kadar tüketim malı
sağlanabileceği açıkça ortaya çıkar. Bu düşünceyi ileri sürdüklerinde, yıl
1923’tür. Russell, 1931’de “Aylaklığa Övgü” adlı makalesinde, bir kez daha
gündeme getirir bu düşünceyi: Hem kadın erkek her insanın bilim ve sanatla
uğraşabilmesi, kendini gerçekleştirebilmesi, hem de işsizliğin önlenmesi
açısından.
Russell’ın “Aylaklığa Övgü”sünden 7 yıl sonrası; yıl 1938’dir. Bu kez bir başka
düşünür, Troçki, “kapitalizmin yarattığı illetlerden biri” olarak niteler
işsizliği. Ve buna karşı, “ Ücretler düşürülmeksizin, mevcut işler çalışabilir
nüfusa pay edilsin, iş saatleri kısaltılsın” der; 4 saate, 2 saate, gerekirse 1
saate, bir tek işsiz kalmayıncaya dek.
Bu öneriler, aynı zamanda çözümdü; ama üzerinden onlarca yıl geçti. Çözüm bugün
de yerli yerindedir. Sorunlarsa azalmak yerine her geçen gün artmaktadır.
Şimdi 21.yüzyılı adımlıyor insan. Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler
üretimde otomasyonu olanaklı kılıyor. Bugünkü gelişmelerin, üretim süreçlerinin
yanında, çocuk oyuncağı kalıyor “sanayi devrimi”. Ama ne yazık ki, işsizliğin,
açlığın, evsizliğin, yoksulluğun pençesinde, umutsuzluk ve çaresizlik içerisinde
boğuluyor yine insan. Neden? Kader mi bu? Çözüm ve umut neden bayraklaşmıyor
hala?
Çözümün ve umudun bayraklaşmayışının temel nedenlerinden en önemlisi, insanın
“ideolojik esir”liğidir. Sistem, bir yandan tüm kitle iletişim araçlarıyla,
toplumun büyük bir çoğunluğu üzerinde, düşünce, söylem ve davranış düzeyindeki
ideolojik egemenliğini koruyup sürdürürken; diğer yandan da sistematik eğitim
yoluyla, yeni “ideolojik esir”ler yetiştirmektedir. Toplumun geleceği olan
gençliğini de, yetişkinleri gibi, sistemin egemenlerinin çıkarları doğrultusunda
düşünür ve davranır kılmayı başarmaktadır. Bu başarı ise, dünyanın genelinde,
eğitim sistemi ve öğretmenler sayesinde gerçekleştirilmektedir.
İster genel, ister mesleki, isterse dini eğitim - öğretim sürecinde yer
alsınlar, öğrencilerin yüzde 98 - 99’u, işsizliğin çözümü konusunda, kendi
çıkarlarına aykırı olduğu halde, toplumun bir avuç azınlığının yararına
düşünmektedir. Onlara, “Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin üretimde
otomasyonu olanaklı kıldığı günümüzde, işsizliği önlemek, ortadan kaldırabilmek
için bundan nasıl yararlanılır? Ya da bu koşullarda işsizliği ortadan
kaldırabilmek için ne yapılmalıdır?” sorusunu yöneltecek olursanız, önce
susarlar. Sonra değişik yanıtlar gelmeye başlar: Kimi, “teknoloji geliştikçe 10
kişinin yaptığı iş, bir - iki kişiyle yapılacağı için diğerlerini işten çıkarmak
gerekir” der. Kimi, “ O halde teknolojinin gelişmesi işsizliği çözmez, arttırır”
der. Biraz ipucu verirseniz, en iyi ihtimalle bir ya da ikisi, “ İş saatlerini
düşürmek gerek” diye mırıldanır, ürkekçe. Yüreklendirirsiniz: Daha yüksek sesle
konuşurlar. “İş saatlerini düşürüp, daha fazla insana iş yaratmak gerek” derler.
Bir anda itirazlar yükselir: Olmaz, zarar ederler. “Kim ya da kimler?”
dediğinizde ise, yanıtları hazırdır: Fabrika sahipleri. “Kaçınızın babası
fabrika sahibi ya da içinizde fabrikatör çocuğu olan var mı?” sorusuna, yanıt
gelmez. Kiminin babası, annesi ücretli çalışan, kimininki işsiz, kiminki ise
köylü ya da küçük mülk sahibidir. Ama onlar, 6 milyar insan içinde sayıları 100
milyona (ki bu abartılı bir rakamdır) bile ulaşmayan insanların çıkarları,
yararları doğrultusunda düşünür hale getirilmişlerdir.
İşte bu, sistemin, okullardaki eğitim ve öğretmenler aracılığıyla elde ettiği
bir zaferdir. Bu zaferin elde edilmesinde, adsız neferler olarak yer alan
öğretmenler, “Kapitalist sömürü düzenine yüksek hizmetleri geçenler” nişanıyla
onurlandırılmayı hak etmişlerdir. Öğretmenlere kimi ayrıcalıkların verilmesinin
nedeni de budur.Ancak her ayrıcalık, bir gün gelir alınır geri...
Günümüzde, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerle, genelinde tüm insanlığın,
özelinde ise milyarlarca insanın iç içe yaşadığı işsizlik, yoksulluk, evsizlik,
açlık, sağlık, eğitim, v.b gibi temel sorunların çözümü, hem de çok kısa bir
sürede gerçekleşebilecekken; öğretmenler, bir yanında, sistemin efendilerinin ve
her soydan ve boydan temsilcilerinin, hizmetkarlarının, diğer yanında ise açlık
ve yoksulluk sınırında yaşamaya çalışan işlisi - işsizi, sigortalısı -
sigortasızı, küçük mülk sahibi, köylüsü, v.b. ile milyarlarca insanın yer aldığı
bir dünyada, sırtlarını birincilere, yüzlerini ise ikincilerin çocuklarına
dönerek,onlara kazandırdıkları davranışlarla yeni “ideolojik esir”ler
yetiştirmeye ve çözümün algılanmasını bile olanaksızlaştırmaya devam
etmektedirler. Bu, bilinçli ya da bilinçsizce, düzenin bir avuç egemenine
hizmet, gelecek kaygısı, endişesi içinde yaşayan milyarlarca insana karşı ise
bir suçtur.
Bundan dolayıdır ki, Pink Floyd grubu, “The Wall” adlı albümünde hançeresini
yırtarcasına bağırır, “Öğretmen, sen de duvarda bir tuğlasın”. Ya sen?... Ya sen
öğretmenim...
Çözüm ve umut, işte bu duvarın yıkılmasındadır. Er ya da geç... Öğretmenli ya da
öğretmensiz.... Ama mutlaka.
***
Konuyla ilgili okuma için öneriler:
Bildiğimiz Dünyanın Sonu - I. Wallerstein - Metis Yayınları
Sistem Karşıtı Hareketler - Arrighi, Hopkins, Wallerstein - Metis Yay.
Endüstri Toplumunun Geleceği - Dora ve Bertrand Russell- Bilgi Yayınevi
Aylaklığa Övgü - Bertrand Russell - Cem Yayınevi
Tembellik Hakkı - Paul Lafargue - Cumhuriyet “Dünya Klasikleri”
Geçiş Programı - Leon Troçki - Kardelen Yayınları
Atalay Girgin
[Felsefe Öğretmeni]
İletişim : atalaygirgin@hotmail.com
Yayın : 11.09.2006 |