gorseldil4.sitemynet.com
İngilizce müzikal gösteriler
Ücretsiz Kişisel Gelişim Seminerleri
sanat ve felsefe
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x
x

gorseldil sergileri için tıklayınız

 


"İdeolojik Esir”ler Ya da “Hak”lı Nesneler

 

Evrensel bir çözücü olan bu sistem, bunalımlarını genelleştirerek aşmayı şuana kadar başardığı gibi, toplumsal yaşamın tüm alanlarında, ihtiyaçlarının gerektirdiği her şeyi bozarak, çözerek, değiştirip dönüştürerek, kendisine eklemleme becerisine de sahiptir. Ki, “birey” ya da “bireysel” de bunlardan biridir. Günümüzde sistem, tüm siyasal ve “ideolojik aygıtları”nı kullanarak, hem ideolojik hegemonya altına aldığı, hem de hukuken hak ve özgürlüklerle donatılmış bir nesneye dönüştürdüğü insana, “birey” demektedir. İşte sistem, yarattığı bu “birey”le, hem onu teslim almış, hem de onun istek ve özlemlerinin, toplumsal olanın önüne geçmesini sağlamıştır. Neredeyse her hak, onun için yapılan mücadeleden bağımsızlaşarak, bu mücadelenin içerisinde yer alanların da önemli bir kesimi dahil olmak üzere, toplumun büyük bir çoğunluğunun hem düzene eklemlenmesini, hem de düzenin siyasal ve ideolojik meşruluğunu olanaklı kılmıştır. Neden?

Dün, canından vazgeçemediği için köleleştirilen insanın, boynunda zincir, ayaklarında pranga var mıydı, bilmiyorum. Ama hakları yoktu; ve köle insan için, “efendi”, “şu” diye gösterebildiği, somut bir varlıktı.

Bugün, nesneleştirilen ve adına “birey” denilen insanın ise, boynunda, halkaları hukuki haklardan oluşmuş bir zincir ve onun ortasında da, yine hukuken yaşama hakkıyla bezenmiş bir madalyon asılıdır. Dahası, somut bir varlık olarak, “şu” diye gösterilebilen “efendi”leri de ‘yok’tur. Bugün “birey”, sözüm ona, efendisizliğin bahtiyarlığıyla, “ben özgürüm” diye bağırabilir; “benim haklarım var” diye de... Bunların ikisi de birer gerçekliktir. Ama “birey” için, bir üçüncü gerçeklik daha var:

....................

 

Yeryüzünde her gün, kendisi gibi,“yaşama hakkı”na sahip olmasına rağmen, açlıktan ölen yüz binlerce insan; “sağlıklı yaşama hakkı”na rağmen, içecek temiz su bile bulamadığı için, yaklaşık 3 bin çocuğun ölmekte oluşu. “Konut edinme hakkı”na rağmen, yüz milyonlarca insanın evsiz ve barksızlığı. “Çalışma hakkı”na rağmen, işsizliğin her geçen gün artarak, milyonlarcası üniversite mezunu ve vasıflı olan işsiz sayısının milyarı aşması. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün; ama gereği de yok.

İşte bu gerçeklik, bireysel ve toplumsal boyutuyla, “birey”in gelecek tasavvurunda, kaygının billurlaşıp öne çıkmasına neden olmaktadır. Kaygının, endişenin kaynağı, yaşanan, yaşanmakta olandır. Ve bu varoluşsal bir sorundur. Ne var ki, yaşanan/yaşanmakta olan, etkisini düşünsel, duygusal ve bedensel düzeyde doğrudan ve öncelikle, “birey”in yaşamında gösterdiğinden dolayı, toplumsal, bir kez daha, bireyselin gerisine düşer. Bu öznel bir nedendir. Kaynağı toplumsal olmasına rağmen, yanılsamalı ve çelişkili bir biçimde, salt bireysel bir varoluş sorununa dönüştürür gelecek kaygısını. Tıpkı çözüm arayışı gibi. Elbette ki, bu durumun sadece öznel değil, aynı zamanda nesnel nedeni de vardır.

Çalışmak, insanın maddi ve manevi anlamda, kendini gerçekleştirebildiği yaratıcı ve üretici bir faaliyetle, içerisinde yaşadığı toplumun kendini yeniden üretimine katılmasıdır. Oysa kapitalist sömürü düzeni, çalışmayı, bu gerçek anlam ve varlığından soyutlamıştır. Bu sistem açısından çalışmak, insanın düşünsel, duygusal ya da bedensel boyutuyla işgücünün -ki aslında, kendisinin-metalaştırılarak, ekonominin dolaşımına sokulabilmesine indirgenmiştir. Bir biçimde metalaştırılarak, alınır satılır kılınmak, sömürülmektir. Ve sömürülmeyi bile bir şansa dönüştürmüştür bu sistem. Dahası, sömürmeyi de sömürülmeyi de meşrulaştırmıştır.

İşte bu sistemde, sömürülme şansı bulduğu için, “Çalışma hakkı”ndan yararlanıyor olanlar ile, sömürülme şansına erişemedikleri için bu hakkı kullanamıyor olanların, gelecek kaygısının girdabında aldıkları tutum ve tavırlar, sorunun çözümüne yönelmekten çok, ondan uzaklaştıran ve yanılsamalı bir bilinç halini pekiştiren, nesnel nedeni oluşturmaktadır. Ki, bunun yanısıra, yaşanan gerçeklik karşısında, tüm diğer haklar gibi, “Çalışma hakkı” da genelliğini yitirip birileri için ayrıcalığa dönüşmüştür. O, sömürülme şansına sahip olanların bir ayrıcalığıdır artık; hak değil. Ve bilinmelidir ki, her ayrıcalık, verenler tarafından geri alınabilecek olan, geçici bir konumdur. Çözüm değil.

Bundan dolayıdır ki, günü kurtarmak adına, bir baykuş gibi, ayrıcalığın alaca karanlığına sığınmakla da, çaresizlik ve umutsuzlukla, bir papağan gibi, kendi kendine söylenip durmakla da, gelecek kaygısı aşılamaz, umut yeşertilemez. Aksine bu, teslim oluştur; varolana, çözülene, çürüyene... Dahası çözümsüzlüğe. Oysa çözüm mümkün.

Çözüm Hep Vardı; Bugün de Var

Gelecek kaygısı, işsizlikle başlayan, iş bulma umudunun her geçen gün tükenişiyle önce birey olarak insanı, sonra toplumu pençesine alan, toplumsal bir “veba”dır. Günümüzde bunun, dünya-evrensel tek kaynağı kapitalist sömürü düzenidir. Çünkü bu düzen, çalışmayı, insanın yaratıcı ve üretken bir biçimde kendisini gerçekleştirerek toplumsal yaşama katılmasından çok, hem koşulları hem de süresi ve temposuyla, aptallaştırıcı düzeyde, salt bir ‘iş’e dönüştürerek, onu da ulaşılmaz kılar.

Bugün, insanların büyük bir çoğunluğunun ulaşmak istediği, salt ‘iş’ olarak çalışmanın aptallaştırıcılığını fark eden bir çok düşünür vardır düşünce tarihinde. Çok fazla geriye gitmeye gerek yok.

19. yy.da işlisi, işsiziyle işçiler, “Çalışarak Yaşamak Veya Dövüşerek Ölmek” nidalarıyla, “Çalışma Hakkı” için eylemler yaparken, yine aynı yüzyılda Paul Lafargue, “Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir” der ve şunu önerir: Her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak.

Bir başka düşünür: Bertrand Russell, Dora Russell ile birlikte yazdıkları, “Endüstri Toplumunun Geleceği” adlı kitapta, iş saatlerinin 4 saate düşürülmesini önerir. “Bunu belirtirken yalnızca zengin katmanı değil; işsizleri de düşünüyorum” der ve ekler: Ayrıca daha iyi örgütlenmeyi, kısa çalışma süreleri ile endüstrinin kendi kendini yönetmesi koşullarında kimsenin karşı durmayacağı bilimsel yönetim tekniklerinin uygulanabilmesini, bunların sağlayacağı büyük tasarrufları göz önüne alırsak; yeni teknik buluşlara gerek kalmadan dört saatlik bir işgünü ile en az bugün üretilenler kadar tüketim malı sağlanabileceği açıkça ortaya çıkar. Bu düşünceyi ileri sürdüklerinde, yıl 1923’tür. Russell, 1931’de “Aylaklığa Övgü” adlı makalesinde, bir kez daha gündeme getirir bu düşünceyi: Hem kadın erkek her insanın bilim ve sanatla uğraşabilmesi, kendini gerçekleştirebilmesi, hem de işsizliğin önlenmesi açısından.

Russell’ın “Aylaklığa Övgü”sünden 7 yıl sonrası; yıl 1938’dir. Bu kez bir başka düşünür, Troçki, “kapitalizmin yarattığı illetlerden biri” olarak niteler işsizliği. Ve buna karşı, “ Ücretler düşürülmeksizin, mevcut işler çalışabilir nüfusa pay edilsin, iş saatleri kısaltılsın” der; 4 saate, 2 saate, gerekirse 1 saate, bir tek işsiz kalmayıncaya dek.

Bu öneriler, aynı zamanda çözümdü; ama üzerinden onlarca yıl geçti. Çözüm bugün de yerli yerindedir. Sorunlarsa azalmak yerine her geçen gün artmaktadır.

Şimdi 21.yüzyılı adımlıyor insan. Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler üretimde otomasyonu olanaklı kılıyor. Bugünkü gelişmelerin, üretim süreçlerinin yanında, çocuk oyuncağı kalıyor “sanayi devrimi”. Ama ne yazık ki, işsizliğin, açlığın, evsizliğin, yoksulluğun pençesinde, umutsuzluk ve çaresizlik içerisinde boğuluyor yine insan. Neden? Kader mi bu? Çözüm ve umut neden bayraklaşmıyor hala?

Çözümün ve umudun bayraklaşmayışının temel nedenlerinden en önemlisi, insanın “ideolojik esir”liğidir. Sistem, bir yandan tüm kitle iletişim araçlarıyla, toplumun büyük bir çoğunluğu üzerinde, düşünce, söylem ve davranış düzeyindeki ideolojik egemenliğini koruyup sürdürürken; diğer yandan da sistematik eğitim yoluyla, yeni “ideolojik esir”ler yetiştirmektedir. Toplumun geleceği olan gençliğini de, yetişkinleri gibi, sistemin egemenlerinin çıkarları doğrultusunda düşünür ve davranır kılmayı başarmaktadır. Bu başarı ise, dünyanın genelinde, eğitim sistemi ve öğretmenler sayesinde gerçekleştirilmektedir.

İster genel, ister mesleki, isterse dini eğitim - öğretim sürecinde yer alsınlar, öğrencilerin yüzde 98 - 99’u, işsizliğin çözümü konusunda, kendi çıkarlarına aykırı olduğu halde, toplumun bir avuç azınlığının yararına düşünmektedir. Onlara, “Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin üretimde otomasyonu olanaklı kıldığı günümüzde, işsizliği önlemek, ortadan kaldırabilmek için bundan nasıl yararlanılır? Ya da bu koşullarda işsizliği ortadan kaldırabilmek için ne yapılmalıdır?” sorusunu yöneltecek olursanız, önce susarlar. Sonra değişik yanıtlar gelmeye başlar: Kimi, “teknoloji geliştikçe 10 kişinin yaptığı iş, bir - iki kişiyle yapılacağı için diğerlerini işten çıkarmak gerekir” der. Kimi, “ O halde teknolojinin gelişmesi işsizliği çözmez, arttırır” der. Biraz ipucu verirseniz, en iyi ihtimalle bir ya da ikisi, “ İş saatlerini düşürmek gerek” diye mırıldanır, ürkekçe. Yüreklendirirsiniz: Daha yüksek sesle konuşurlar. “İş saatlerini düşürüp, daha fazla insana iş yaratmak gerek” derler. Bir anda itirazlar yükselir: Olmaz, zarar ederler. “Kim ya da kimler?” dediğinizde ise, yanıtları hazırdır: Fabrika sahipleri. “Kaçınızın babası fabrika sahibi ya da içinizde fabrikatör çocuğu olan var mı?” sorusuna, yanıt gelmez. Kiminin babası, annesi ücretli çalışan, kimininki işsiz, kiminki ise köylü ya da küçük mülk sahibidir. Ama onlar, 6 milyar insan içinde sayıları 100 milyona (ki bu abartılı bir rakamdır) bile ulaşmayan insanların çıkarları, yararları doğrultusunda düşünür hale getirilmişlerdir.

İşte bu, sistemin, okullardaki eğitim ve öğretmenler aracılığıyla elde ettiği bir zaferdir. Bu zaferin elde edilmesinde, adsız neferler olarak yer alan öğretmenler, “Kapitalist sömürü düzenine yüksek hizmetleri geçenler” nişanıyla onurlandırılmayı hak etmişlerdir. Öğretmenlere kimi ayrıcalıkların verilmesinin nedeni de budur.Ancak her ayrıcalık, bir gün gelir alınır geri...

Günümüzde, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerle, genelinde tüm insanlığın, özelinde ise milyarlarca insanın iç içe yaşadığı işsizlik, yoksulluk, evsizlik, açlık, sağlık, eğitim, v.b gibi temel sorunların çözümü, hem de çok kısa bir sürede gerçekleşebilecekken; öğretmenler, bir yanında, sistemin efendilerinin ve her soydan ve boydan temsilcilerinin, hizmetkarlarının, diğer yanında ise açlık ve yoksulluk sınırında yaşamaya çalışan işlisi - işsizi, sigortalısı - sigortasızı, küçük mülk sahibi, köylüsü, v.b. ile milyarlarca insanın yer aldığı bir dünyada, sırtlarını birincilere, yüzlerini ise ikincilerin çocuklarına dönerek,onlara kazandırdıkları davranışlarla yeni “ideolojik esir”ler yetiştirmeye ve çözümün algılanmasını bile olanaksızlaştırmaya devam etmektedirler. Bu, bilinçli ya da bilinçsizce, düzenin bir avuç egemenine hizmet, gelecek kaygısı, endişesi içinde yaşayan milyarlarca insana karşı ise bir suçtur.

Bundan dolayıdır ki, Pink Floyd grubu, “The Wall” adlı albümünde hançeresini yırtarcasına bağırır, “Öğretmen, sen de duvarda bir tuğlasın”. Ya sen?... Ya sen öğretmenim...

Çözüm ve umut, işte bu duvarın yıkılmasındadır. Er ya da geç... Öğretmenli ya da öğretmensiz.... Ama mutlaka.

***

Konuyla ilgili okuma için öneriler:
Bildiğimiz Dünyanın Sonu - I. Wallerstein - Metis Yayınları
Sistem Karşıtı Hareketler - Arrighi, Hopkins, Wallerstein - Metis Yay.
Endüstri Toplumunun Geleceği - Dora ve Bertrand Russell- Bilgi Yayınevi
Aylaklığa Övgü - Bertrand Russell - Cem Yayınevi
Tembellik Hakkı - Paul Lafargue - Cumhuriyet “Dünya Klasikleri”
Geçiş Programı - Leon Troçki - Kardelen Yayınları


Atalay Girgin
[Felsefe Öğretmeni]

İletişim : atalaygirgin@hotmail.com
Yayın : 11.09.2006

nursen_gorsen@mynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın