|
Yayın: 06.11.2005
"Demokrasinin İdeal Kültürü" Mü, Yoksa Bir Tuzak Mı?
- Çok Kültürcülük -
Atalay Girgin*
Ayların cücesi şubatın son günlerinde yitirdiğimiz Nermi Uygur üzerine bir yazının hazırlık çalışmalarını yaparken, Betül Çotuksöken'in "Eğitim ve Kültür Filozofu Olarak Nermi Uygur" başlıklı makalesinde şöyle bir ifadeyle karşılaştım : Nermi Uygur, hiçbir zaman çokkültürcülüğün tuzağına düşmez. (Elbette buradaki konumuz, Nermi Uygur'un çokkültürcü olup olmadığı değil, çünkü o bir başka yazı konusu. Ki geçerken kısaca belirtmiş olayım: Nermi Uygur, belki de 'Türk Felsefe'ciler içindeki ilk çokkültürcü filozoftur.)
Çotuksöken'in bu sözü, kaçınılmaz bir biçimde, "çokkültürcülük tuzak mı?"sorusunu sormamı ve üzerinde düşünmemi de beraberinde getirdi. Ardısıra yaptığım araştırma ve okumalarda fark ettim ki, bazı yazarlar Yasin Aktay gibi, "çokkültürcülük demokrasinin ideal kültürüdür" derken; bazıları da Slavoj Zizek gibi, "küresel kapitalizmin ideal ideoloji formu tabii ki çokkültürcülüktür"diyordu.
Sözlerini aktardığım üç yazar da, konumlandıkları yerden hareketle, nereye, neden, nasıl ve hatta niçin baktıklarına bağlı bir biçimde siyasal ve ideolojik bir bildirimde bulunur. Çotuksöken'in düşülmemesi gereken bir 'tuzak' olarak nitelediği çokkültürcülük, Aktay için, "demokrasinin ideal kültürü" olurken, Zizek, tersinden her ikisiyle de kesişir. Çünkü onun kaygısı daha farklıdır. Ama üçü de, bakış açılarının gereği olarak, siyasal ve ideolojik bir tutum alır.
Oysa üzerinde hem fikir olunan bir nokta vardır: Toplumsal gerçekliğin çokkültürlülüğü...
Anlaşılacağı gibi, sıradan iki kavram değil, çokkültürlülük ve çokkültürcülük . Tarihsel ve güncel anlamda veri olan toplumsal gerçekliği ifade etmeyi, okumayı, anlamlandırmayı ve bir adım daha ötesine geçip, düşünce, söylem ve davranış düzeyinde tavır almayı koşullayan kavramlar... Bu anlamda, bir çok kavram gibi, nereden, nasıl ve nereye bakıldığına bağlı olarak, siyasal ve ideolojik bir niteliğe sahipler. Bundan dolayıdır ki, kendilerinin delalet ettikleri gerçeklikleri reddedenleri de kabul edenleri de siyasal ve ideolojik bir konumlanmaya, zorlayan, mahkum eden kavramlar.
Bu iki kavramdan ikincisi, birincisinin gerçekliği üzerinde yükselirken; birincisi, yani çokkültürlülük kavramı, kapitalizmin, ulus temelli ekonomik, sosyal, siyasi, askeri, tekkültürlü, resmi olarak tek dilli devlet örgütlenmesiyle, "tek devlet tek ulus" anlayışı, söylemi ve uygulamalarıyla, çizilen siyasi ve coğrafi sınırlar içerisinde kalan hakim etnik unsur temelinde diğerlerini biçimlendirmeye dönük "deli gömleği"nin içinde, bugüne dek yapılan, asimilasyon politikalarına, dışlamaya, yasaklamaya, damgalamaya, v.b rağmen yokedilemeyenin, eritilemeyenin tarihsel ve güncel anlamda veri olan ve bir biçimde yaşayan toplumsal gerçekliğine delalet eder. Bu gerçekliğin farkına varılır kılınması ve bilince çıkarılması, ne yanılsamalı bir biçimde adına "küresel" denilen kapitalizmin, ulus devlet temelli örgütlenmesi sürecinde yaptıklarına ilişkin bir özür dilemesidir ne de özeleştirisi...
Aksine, günümüzde bu kavramların bayraklaşması/bayraklaştırılması, "evrensel çözücü"nün, gelişimi ve ihtiyaçları doğrultusunda, her şeyi kendisine eklemleyerek, çözerek, bölerek, dağıtarak, kendi çıkarlarına ve yönelişlerine tabi kılarak, kullanma ve biçimlendirme etkinliğinin, eylemliliğinin bir göstergesidir. Çünkü "evrensel çözücü" olarak kapitalizm ve onun egemen sınıfları ve siyasal-ideolojik temsilcileri için, ulus devlet temelli örgütlenme miadını doldurmuştur. Ve onlar için, bunun gereğini yapmak kaçınılmazdır; şimdi artık, bölgesel-kıtasal siyasal, toplumsal örgütlenmeler zamanıdır ve yönetmeyi kolaylaştıracak adımlar atmak gerekir.
Bundan dolayı, dün "deli gömleği"ne hapsettikleri toplumsal gerçekliğin içerisinde yer alan farklı kültürlerin, bugün 'özgürleştirici'si, 'kurtarıcı'sı olarak sahneye çıkıyorlar. Ve yanlarında da, öncelikle dünkü uygulamalarından muzdarip olanlar... O uygulamaların bedelini ödeyenler... Belki de müteşekkirdirler bugünkü 'kurtarıcı' adaylarına, onların dün yaptıklarını anımsamaksızın... Ama unutulmamalıdır ki, efendilerin ihtiyaçlarına denk düştüğünde, geçmiştekini aratır bir 'deli gömleği' birilerinin sırtına geçirilmeye hazır ve nazır olacaktır.
Çokkültürcülük kavramı ise, bir yandan çokkültürlülüğün gereklerinin, eğitim ve hukuk başta olmak üzere, yaşamın her alanında yapılması istemi doğrultusunda, bugüne dek, tekkültürcülüğün hegomanyası altında, can çekişmeye itilen tüm farklı kültürlere ve yaşam biçimlerine, yaşanan kapitalizm koşullarında son nefeslerini tüketmeden önce, tabiri caizse, 'özgürce' parmak kaldırma, söz alma ve son sözlerini, engellenmeksizin, güçlerinin yettiğince, hançerelerini yırtarcasına kullanabilme hakkını savunmaya; diğer yandan ise, farkında olunsun ya da olunmasın, kültür de dahil her şeyin alınır satılır kılındığı, metalaştırıldığı bir çağda, bu farklı kültürlerin, varlıklarını, sürekliklerini ve geleceklerini gönüllü olarak piyasanın 'büyülü eli'nin insafına terk ederek, er ya da geç, isteseler de istemeseler de kendilerini (en azından büyük bir bölümünü) bekleyen makus talihe razı kılarak, ama geride kalan miadlarını mutlu bir biçimde doldurarak, asar-ı atika müzesine doğru yol almalarına yardım etme ve onlara karşı 'son görev'i yerine getirmenin gerekliliğini düşünce, söylem ve davranış düzeyinde savunmaya delalet eder ki bir başka boyutuyla da bilinçli ya da bilinçsizce dünyanın egemenlerinin değirmenine 'su taşıma'ya...
Elbette ki hiçbir çokkültürcü, yukarıdaki saptamanın ikinci bölümünü alınmayacaktır üstüne. Hatta reddedecektir ısrarla... Ne var ki bu, insanlık tarihi içerinde yaşanmış olan gerçekliği değiştiremeyeceği gibi, yaşanan, yaşanmakta olan ve yaşanacak gerçekliğin de geçemeyecektir önüne... Tanıktır insanlık tarihi ve onun kültür tarihi; bugüne dek binlerce farklı kültür varlık kazanmış, varlığını yitirmiş ve onlardan geriye kalanlar ise müzelerdeki yerlerini çoktan almıştır. Bundan sonra da hiçbir kültür için kaçış yoktur bu sondan. Varolan, yaşam bulan herşey, yaşamdan gidecektir; yerini başkalarına bırakarak, değişerek, dönüşerek ya da bir diğerine katılıp, onda eriyerek, onda ve onunla birlikte bir başka şey olarak...
Ancak hangi saiklerden hareket edilirse edilsin, ne 'evrensel çözücü'nün ve temsilcilerinin iki yüzlü yaklaşımlarından, ne onların değirmenine 'su taşıma' tehlikesinden, ne de yeniden ve 'özgür'ce arz-ı endam eyleyecek olan farklı kültürlerin piyasanın insafına terk edilecek olmasından dolayı, karşı çıkılabilir çokkültürcülüğe. Bu en yalın haliyle insani bir tavır almayı gerektiren bir sorundur; insani olanı sınıfsal olandan, sınıfsal olanı insani olandan ayırmadan... Çünkü çokkültürlülük toplumsal bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin gereğinin eğitim, hukuk, dil, v.b. alanlarda yapılmasını isteyen herkes, ister 'tuzak' desin, isterse 'demokrasinin ideal kültürü' desin, çokkültürcüdür. Bundan kaçış yoktur; 'deli gömleği'nde ısrar etmenin dışında...
*************************************** *******************
|
|
Çokkültürcü Bir 'Türk Felsefe'ci : Nermi Uygur
Atalay Girgin*
Türkiye’de ve Türkçe’de çokkültürlülük kavramını
telaffuz eden, yazılarında yer veren, belki de, ilk “Türk Felsefe”ci Nermi
Uygur’dur. Dolayısıyla, O, günümüzdeki çokkültürlülük ve çokkültürcülük
tartışmalarında görmezden gelinmemesi gereken bir “kültür filozofu”dur .
Elbette ki, herhangi bir kavramı kullanmak, onun anlattığı, delalet ettiği
gerçekliğin, olgunun ya da en genel haliyle “şey”in savunucusu ya da
karşıçıkıcısı olmayı gerektirmez. Ta ki ona dair olumlu ya da olumsuz nitelikler
atfedici, sahiplenici ve gereklerinin yapılmasını isteyen, öneren bir düşünce,
bir söylem üretinceye dek. İşte o an, kavramın delalet ettiği “şey”e ilişkin
taraf olunmaya başlanır. Ve o andan itibaren de onun ya karşıtı ya da “..cı”,
“..cü”, “..cu”, v.b ekler takılarak tarafı, savunucusu olarak belirtilir kişi.
Yukarıdaki saptama çokkültürlülük kavramı için de
geçerlidir. Bu kavramı kullanan biri, salt toplumsal gerçekliğin veri olan
durumunu belirtmek ve anlatmak istediği sürece, ne çokkültürlülüğün yanında ne
de karşısında olarak nitelenebilir. Ki zaten bu kavram, bilincimizden bağımsız
olarak tarihsel ve güncel anlamda varolan nesnel toplumsal gerçekliğin
karşılığıdır.
Nermi Uygur da, öncelikle işte bu gerçekliğe işaret eder. “Kültür Kuramı” adlı
eserinin, “Dil, Kültür ve Eğitim” başlıklı makalesinde açıkça görülür bu. 1983
yılında yazılan ve 1984 yılında Türkçe’de yayımlanan bu makale, çokkültürlülük
kavramını, dünyanın belli başlı dillerinde bile yeniyken, Türkçe’de kullanıma
sunar. Ki o yıllarda, İngilizce’de “multiculturalizm” olarak yer alan ve
Türkçe’ye “çokkültürcülük” diye çevrilen kavram, ne belli başlı sözlüklerde
vardır daha ne de literatürde... Bu kavram 1990’ın ilk yıllarında yeni yeni
gelmeye başlar gündeme. Türkçe’de de, yayıncısının belirttiği gibi,
Çokkültürcülük adlı kitabın yayınlanmasıyla...
Uygur’un, çokkültürlülüğün, “tüm yeryüzünü kuşatan” bir gerçeklik olduğunu
belirtmesi O’nu “çokkültürcü” olarak nitelemeye yetmez. Keza “insanın çokültürlü
bir varlık olduğu gerçeği”nden söz etmesi de... Eğer Uygur, salt bu
gerçeklikleri belirtme aşamasında kalsaydı, O’nun için, “Çokkültürcü bir “Türk
Felsefe”ci” sözü kullanılamazdı. Ve bu durumda da “Eğitim ve Kültür Filozofu
Olarak Nermi Uygur” başlıklı makalesinde, Betül Çotuksöken’in, “Nermi Uygur,
hiçbir zaman çokkültürcülüğün tuzağına düşmez” sözü, bir gerçekliğin hakikâti
olurdu.
Ne var ki Uygur, “tüm yeryüzünü saran çokkültürlülük” gerçekliğini belirtmekle,
saptamakla yetinmez. O, varolan toplumsal gerçekliğe dair, fenomonolojik
gözlemlerine dayanan ve betimsel bildirimleriyle dışavurduğu bilgi doğrultusunda
davranır. Her felsefeci/filozof gibi, bilir ki, varolana ilişkin ortaya konan
her bilgi, ethik ya da estetik boyutuyla bir değer üretir; davranışa dönüşmesi
gereken... Uygur da bu konuya ilişkin söyleminde billurlaşan bilgiyi bilinç
kılarak düşüncesine, söylemine ve davranışına yön verir.
Bu bilinçlilik hali, Uygur’un önerilerine damgasını
vurur. Ve O, artık günümüzde eğitimin, eğitimbiliminin çokkültürlü ve çokdilli
olması gerektiğini ileri sürer. O’na göre, çağımızda “çokkültürlü eğitimbilim o
saygıdeğer, geleneksel tekkültürlü eğitimbilimin yerini almalıdır.” Çokkültürlü
toplumsal gerçekliğin üzerine bir karabasan gibi çöken “tekkültürlü” , tekdilli
eğitimin, kime göre ve ne denli “saygıdeğer” olup olmadığı tartışılır elbette.
Ancak Uygur’un sözü, O’nun yönünü ve tutumunu, tartışmayı gerektirmeyecek kadar
açık-seçik kılar.
Ama bu noktada da kalmaz Uygur : Çokkültürlülüğün gereklerinin yapılması
doğrultusunda eğitimcilere de sorumluluk yükler. Bir başka deyişle göreve
çağırır. Bu işin yalnızca politikacılara bırakılmasının, mantıken de ahlaken de
yerinde bir tutum sayılamayacağını belirtir. Çünkü eğitimde çokkültürlülük
doğrultusunda atılacak adımlar ve ortaya çıkan sorunların çözümü önemlidir.
Hatta “insan yaşamının sürüp gitmesi bu sorunlara verilecek yanıtlara bağlıdır”
der. O’nun bu hükmü abartılı bulunabilir elbette. Ama bu hüküm, Uygur’un,
eğitimde çokkültürlülüğe ve çokdilliliğe geçilmesinin gerekliliğine atfettiği
önemin de göstergesidir.
Ona göre, işte bu noktada, “büyük görevler düşer eğitimciye”. Eğitimci, “biricik
geçerli bir tekkültürün işgüderi olmadığını açık-seçik bilmek zorundadır.” “İşi,
görevi, sözümona resmen kendisine buyurulanları yerine getirmek değildir”
eğitimcinin. Aksine, eğitimcinin, “içinde yaşadığı zamanın içatılımını elden
geldiğince erken sezme”si ve “çağdaş bir toplum değiştiricisi olması gerekir.”
Bunların açık ifadesi ve karşılığı şudur : Uygur, kendi başına çokkültürcü bir
tutum almakla kalmaz; eğitimciler nezdinde, başkalarını da çağırır bu tutuma,
yani çokkültürcülüğe...
“Çokkültürlülük bilinci eğitimin en sağlam temelidir” diyen, çağımızda eğitimin
çokkültürlü, çokdilli olması gerektiğini belirten Uygur’un, çokkültürcü tavır
alışını yoksaymak, görmezden gelmek doğru değildir. Öte yandan, O’nun, bu
yaklaşımını, 1983’te varolmayan, 1990’lı yıllarda ortaya çıkan “çokkültürcülük”
ve “çokkültürcü” kavramlarıyla nitelemesini beklemek de...
Sözün özü : Herkes bilmelidir ki Uygur, birçoklarına göre erken denilebilecek
bir zamanda, 22 yıl önce, yalnızca çokkültürlülük kavramını bilinçle telaffuz
eden değil, aynı zamanda, özellikle eğitimde çokkültürcü anlayışı savunan, belki
de, ilk “Türk Felsefe”cisidir de. Bundan dolayı, Çokkültürcülüğün tuzağına
düşmez” türünden hiçbir yadsıyıcı, olumsuzlayıcı sözün gücü yetmez, Uygur’un bu
niteliğini değiştirmeye...
****************************************************************
“Kumru ile Kumru”
Trajedik Bir Roman Mı?..
Atalay GİRGİN*
“Kumru İle Kumru” Tahsin Yücel’in
yayınlanan son romanının adı... Yayınlandığı günden buyana, romanın ‘tanıtım’
yazılarına damgasını vuran, bu yazılarda öne çıkan bazı kavramlar var. Ki
‘tanıtımcı’ların** yazılarında vurgulanan bu kavramlar, sanki romanı anlama ve
anlamlandırmanın maymuncukları gibi sunulmakta okura. Örneğin; nesneleşme,
insanın nesneleşmesi, tüketim, yabancılaşma, eşyalaşma, v.b kavramlar bunların
önde gelenleri.
Bunlar, yayıncının romana ilişkin
reklamda öne çıkardığı, “yabancılaşmanın tamamlayıcısı eşyalaşma” temasını
yankılayan, onunla koşutluk oluşturan kavramlardır. Romanın bütünsel bir
değerlendirilmesinin sonucunda ulaşılan kavramlar olmadığı gibi, genellikle
nelikleri de sorgulanmadan kullanılan kavramlardır ‘tanıtım’ yazılarında.
Bir başka yazıda bu konuyu
ayrıntılı olarak ele aldığım için, burada kısa bir örnek vermek istiyorum.
Örneğin; ‘tanıtımcı’ların yazılarında, “insanın nesneleşmesi” ve “eşyalaşma”
kavramları, aynı zamanda bir olumsuzlama olarak, neredeyse istisnasız yer
almakta. Oysa, kavramların nelikleri üzerine birazcık düşünülmüş olsa; insanın
nesneleşen, eşyalaşan değil, aksine her daim nesneleştiren ve ihtiyaçlarına
bağlı olarak da eşyalaştıran bir varlık olduğunu, fazlaca zorlanmadan kavramak
mümkündür. Ne var ki, kavramlarla düşünüp, kavramları düşünmemenin bir
alışkanlığa dönüştüğü yerde, bu tür sonuçlar da kaçınılmazdır.
Öte yandan, yine bu ‘tanıtım’
yazılarının bir çoğunda, bütünsel olarak romanı niteleyici kavramlar da arz-ı
endam eylemektedir. Başlıktaki “trajedik bir roman mı?” sorunun nedeni de budur.
Çünkü ‘tanıtımcı’lar, tıpkı yukarıdaki kavramları kullandıkları gibi, “trajedik”
ve “trajik” kavramlarını da, bazen romanın kahramanlarını, bazen de romanın
kendisini nitelemek için, neliklerini düşünmeksizin yazılarında yer vermeyi,
sanki bir maharet saymaktadırlar. Ve böylece romana ve kimi kahramanlarına, asıl
olarak da “Kumru”ya kendilerinde olmayan nitelikler atfetmektedirler. Ki
‘tanıtımcı’ların bu atfedişi, en hafifinden söylendiğinde, bir yanılsamadır;
sözlü ve yazılı sanatlardaki “trajik” ve “trajedik” kavramlarının gündelik dilde
“ acı, acılı, acıklı” anlamındaki söylenişinden kaynaklanan bir yanılsama...
Çünkü romanın kendi gerçekliğine baktığımızda, hem sanatsal hem de kavramın
neliği anlamında ne “trajedik olan” vardır, ne de “trajik olan”...
Bir roman olarak “Kumru İle
Kumru”nun evreni, “trajedik olan” ve “trajik olan”ın gerçekleşebilirliğini,
potansiyel anlamda taşıyan bir evrendir. Çünkü bu evren, “eksiksiz” olmadığı
gibi, “yüksek, olumlu değerler gerçekleştiren hiç kimsenin bulunmadığı” bir
evren de değildir. Ki zaten, “Eksiksiz bir dünyada, ahlâk düzenine katılan bir
dünyada, herkesin gerektiği gibi davrandığı bir dünyada trajedi ortaya
çıkamaz.”1 Öte yandan, “şeytanca bir dünyada, yüksek, olumlu değerler
gerçekleştiren hiç kimsenin bulunmadığı bir dünyada da görünemez trajedi.”2
Dolayısıyla, “Kumru İle Kumru”nun
bir yandan “eksiksiz”, ideal ve diğer yandan da herkesin salt “şeytanca” düşünüp
eylediği bir evrene haiz olmaması, “trajedik” ve “trajik olan”ın ortaya
çıkabilme potansiyelini barındırdığının göstergesidir. Ancak bu durum,
“trajedik” ve “trajik olan”ın onda gerçekleştiğinin delâleti değildir; dahası,
romanın trajedik olarak nitelenebilmesine de yetmez.
“Antik olsun modern olsun
trajedinin esası çatışma”dır3. Bu herhangi bir çatışma değildir. Değer
çatışması, değerler çatışmasıdır ve bu çatışma kişide ortaya çıkar. Ancak
herhangi iki değerin çatışması da değildir burada söz konusu olan. İ. Kuçuradi,
“Scheler’e göre trajik, iki yüksek, olumlu değerin çatışmasında, bunlardan
birinin kaçınılmazcasına yok olmasıyla diğerinin gerçekleşmesinde ortaya çıkar.
Trajiği böyle ortaya koymakla Scheler, onun can damarını yakalamış olduğunu
gösterir”4 derken, yalnızca “trajik”in ne olduğuna değil; aynı zamanda kişinin,
yaşadığı hangi değerler arasındaki çatışmada “trajik kişi” haline gelebildiğine
de işaret eder.
Buradan hareketle, trajedi ve
trajik, hem yaşadığımız evrende hem de “Kumru İle Kumru”nun, yani romanın
evreninde olanaklıdır. Ancak bu olanaklılık, her iki evrende de varolan her
kişiyi ve yaşadıkları her çatışmayı trajik kılmaya ve trajik olarak nitelemeye
yetmez. Keza, trajik olanı yaşamak, görebilmek ve gösterebilmek de herkesin
harcı değildir. Özellikle, konumuz açısından romanın evreninde bunu yaratacak,
romanın kişi ya da kişilerine yaşatacak, okuruna gösterebilecek olan ise
yazardır. Yazar, kişi ve olay örgüsüyle birlikte, trajik çatışmayı kurgulayıp,
“trajik bağdaşma”yı olanaklı kılabildiği sürece, eserini “trajedik”, eserindeki
istediği kişileri de “trajik” hale getirebilir. Ama biliniyor ki, her yazarın
her eseri “trajedik” olmadığı gibi, sözlü ve yazılı yazın eserlerindeki her
kahraman da “trajik” değildir.
Bu bağlamda “Kumru İle Kumru” da,
öncelikle, ister antik isterse modern anlamında değerlendirilsin “trajedik” bir
roman değildir. Roman evrenindeki kişilerden, “Kumru” ise, karşılaştığı son ne
denli acı olarak değerlendirilse de, “trajik kişi” olabilme niteliğine haiz
değildir. “Trajik kişi”nin, bir dizi niteliği bir yana, “realiteyi bütünsel
olarak görüp kavrayabilen bir kişi” de olması gerekir. Oysa Tahsin Yücel,
“Kumru”yu, realiteyi görmek, kavramak bir yana, reklamları bile iyi
izleyemeyecek5 bir roman kişisi olarak kurgulamıştır. Dolayısıyla,
‘tanıtımcı’ların “Kumru”ya ilişkin “trajik” nitelemesinin de herhangi bir
kıymet-i harbiyesi yoktur.
Romanda, trajik çatışmanın
verilebileceği, trajik olanın ortaya konabileceği ve trajik kişiler
kılınabilecek iki kişi vardır. Bunlardan biri Haydar Yarma, diğeri ise
hemşehrisi ve karanlık işlerle uğraşan İsmail Bey’dir. Ne var ki, onları da hem
olay hem kişiler hem de değerler bazında, trajedik bir çatışma ekseninde
kurgulamamıştır Tahsin Yücel. Muhtemeldir ki, yazar, ‘tanıtımcı’ların aksine,
romanı kurgular ve yazarken, trajedik bir yapıt ortaya koymayı hiç
düşünmemiştir; dahası onun içerisinde trajedik çatışmalar ve trajik kişiler
oluşturma kaygısını da taşımamıştır. Ki eğer böylesi bir düşünce ve kaygıyı
taşımış olsaydı, muhtemeldir ki bunu da başarırdı Tahsin Yücel.
Bu noktada, bir çıkarım olarak
açıkça söylemek gerekirse, “Kumru İle Kumru” ne trajedik bir romandır, ne de
onun kişileri trajiktir.
Romana haiz olmayan bu
niteliklerin, ulu orta kullanılmaları, aslında ‘tanıtımcı’ların ‘tanıtım’
yazılarının, hâl-i pür meâlinin göstergesidir. Bu yazıların, romanın bütünsel ve
hatta eleştirel bir değerlendirilmesinin yerine, onu tabir-i caizse allayıp
pullamaya dönük olması düşündürücüdür. Ki yalnızca “Kumru İle Kumru” özelinde
değil, genelde başat hale gelen bu anlayış nedeniyle, ‘tanıtım’ ile reklam,
‘tanıtımcı’ ile reklamcı arasındaki ayrım çizgisi her geçen gün olabildiğince
flulaşmakta, olabildiğince ortadan kalkmaktadır.
Sahi, kime ne kazandırır ki, bir
romana ya da herhangi bir yapıta, onda olmayan nitelikleri atfetmek? Bunun bir
yanında, ne denli iyi niyetli olunursa olunsun, okuru yönlendirmek ve yanıltmak
yok mu? Ya diğer yanında ne var?..
---------------------------------
** Yazının fazlaca uzamaması için, bu
kişilerin yazılarından alıntılar yapmayacağım ve yalnızca bazılarının adlarını
belirtmekle yetineceğim. Hürriyet Gösteri’de, Sadık Aslankara ve Tülay
Akkoyun’un; Cumhuriyet Kitap ekinde, Coşkun Türkan’ın; Radikal Kitap ekinde, Cem
Erciyes’in yazıları. Ki bunların içerisinde Tülay Akkoyun trajik olana
kahramanın “tutkularının esiri” olması ekseninde ulaşıyor.
1 İonna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak,
sy. 18, Ayraç Yayınevi, 1999.
2 İonna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak,
sy, 19, Ayraç Yayınevi, 1999.
3 Ömer Naci Soykan, Kuram Eylem Birliği
Olarak Sanat, sy. 190, Kabalcı Yayınevi, 1995.
4 İonna Kuçuradi, a.g.e., sy. 42.
5 “Bilal Dayı, televizyon izleyin diyor ama
en alt düzeye indirerek özellikle reklamlara işaret ediyor: 'Reklamları
izlemezsen dünyayı tanıyamazsın', diyor! Romanımdaki Kumru'nun durumuna da uygun
bu. Kumru belli bir düzeye kadar geliyor, reklamları iyi izleyecek kadar
olabilse belki kurtulacak, ama onun sorunu da oraya kadar gelememesi.” Radikal
Kitap Eki, Cem Erciyes’in Tahsin Yücel’le söyleşisi.
*************************
Kumru'nun Donu ve Bir Paradoks...
Atalay GİRGİN*
Daha ilk satırda belirteyim ki, bu
bir ‘tanıtım’ yazısı değil. Aksine, bir romanın ‘tanıtım’ına ilişkin yazılara
damgasını vuran bir kavram üzerine; bu kavram bağlamında da sormaya, sorgulamaya
yönelik... Dahası bu romanın, “nesneleşme”ye, “nesneleştirmeye” olumsuzluk
atfederek yadsımaya çalışan her ‘tanıtımcı’sı tarafından, kaçınılamaz bir
biçimde, nesneleştirilişi üzerine. Paradoks da bu. Romanın adı “Kumru İle
Kumru”... Başlıkta “donu” söz konusu edilen Kumru ise, romanın temel
karakterlerinden birinin adı.
“Kumru İle Kumru” Tahsin Yücel’in
son romanı... Yayınlandığı günden bu yana, hakkında bir çok yazı yer aldı, dergi
ve gazetelerde. Ve bu yazıların geneli, romanın eleştirel ve bütünsel bir
değerlendirilmesinden çok, onun ‘tanıtımı’na dönüktü. Bu ‘tanıtım’ yazılarının
geneline damgasını vuran da “nesneleşme” kavramıydı. Bu kavram, neredeyse, tüm
romanı anlamanın ve anlamlandırmanın temel anahtarı gibi sunuldu okura.
Hatta bunlardan birinde, Hürriyet
Gösteri’nin Şubat 2005 tarihli sayısında yer alan “Tahsin Yücel’in Kumru İle
Kumru romanında nesne ve nesneleşme” başlıklı ve Sadık Aslankara imzalı yazıda,
Kumru’nun paçalı donunu çıkarıp, Tuna hanımın donunu ve memeliğini giymeye
başlaması bile “nesneleşme” olarak niteleniyordu. Nesneleşme ise, olup
olamayacağı bir yana, günümüzde varlığı tartışılmaksızın kabul edilmesi gereken
bir olumsuzluk hali olarak sunuluyordu. Ki Aslankara’ya göre, o her yerdeydi ve
“her birimiz boynumuzdaki bu kara çelenkle dolaşıyor”duk zaten.
Öte yandan Sadık Aslankara,
romanın 115. sayfasından yaptığı alıntının ardı sıra da, “Bunun bir yanı, özde
aidiyete dayalı benzeşim duygusunu öte yanı ise yerine geçmeye-koymaya dayalı
özdeşim duygusunu getiriyor görüldüğünce. Nesneleşme, kuramsal temelde daha
başka nasıl dile getirilebilir ki?” diyerek, hem nesneleşmeden ne anladığını hem
de bunun, sanki, başka türlü dile getirilemeyeceğini bildirir okura. Ki böylece,
“nesneleşme” kavramının romanda, “kuramsal temelde” ve neliği düzeyinde içkin
kılındığına işaret eder. Hatta, romanın “‘nesneleşme’ olgusuna” özgülendiğini
söylemenin daha doğru olacağını belirtir.
Ve Aslankara, nesneleşmenin
“ardından bir yabancılaşmanın gelmemesi olası mıdır artık; bu çerçevede
nesneleşmenin sanrılarla kucaklaşmaması düşünülebilir mi?” sorularına içkin
kıldığı kendi yanıtını, soruların soruluş biçimiyle okura da verdirtmeye
yönelir. Ki kendi yanıtı, “evet” ya da “bilinemez” olmadığına göre, “hayır”dır.
Bu girizgâh için son bir belirleme
: Sadık Aslankara, gerçeklikten romanın evrenine, romanın evreninden gerçekliğe
yönelişlerinde izlediği, bir yandan bazen indirgemeci bazen de genellemeci
yaklaşımıyla, diğer yandan da, sanırım ki hem “nesneleşme”ye hem de yayıncının,
romanın reklamlarında öne çıkardığı “yabancılaşmanın tamamlayıcısı eşyalaşma”
temasına bağlı kalma kaygısıyla olsa gerek, aynı yazıda çelişkiye düşer. Bir
yerde, nesneleşmenin “ardından bir yabancılaşmanın gelmemesi olası mıdır artık”
derken; bir başka yerde, yabancılaşmanın ardından nesneleşmenin geldiği
düşüncesiyle, insanın “gereçlere yabancılaşıp, kendisini bunlara yatkınlık
içinde teslim ediverdi”ğini1 belirtir. Ki bu bariz bir çelişki, bariz bir
tutarsızlıktır. Bütünsel olarak gerçekliği açıklama girişiminde ya da bu
gerçekliğin farklı alanları arasında bağ kurma yönelişinde, aklını ve
düşünmesini, bu bir kavram da olsa, herhangi bir varlığa endeksleyen, herhangi
bir varlığın ipoteğine veren, her insanın yaşayabileceği türden bir tutarsızlık,
bir çelişkidir bu.
“Kumru İle Kumru” bir varolan
mıdır, yoksa nesne mi?
“Kumru ile Kumru”, Tahsin Yücel
tarafından önce düşünsel düzeyde tasarımlanıp nesneleştirilen sonra da özelde
roman olarak, genelde ise bir varolan olarak ortaya konan bir nesnedir. Her
nesne, ister düşünsel olsun, isterse bilincimizden bağımsız olsun, aynı zamanda
bir varolandır. Ancak her varolan aynı zamanda bir nesne değildir. Çünkü hiçbir
varolan kendi başına ve kendinde bir şey olarak, “nesneleşme” yeteneğine haiz
değildir; nesneleşemez. Dolayısıyla, bir roman karakteri olmasına rağmen Kumru
da asla nesneleşemez; aksine o bir nesneleştirendir.
“Kumru İle Kumru” da, yazarınca
son noktası konulduğu ve “bitti” denildiği andan itibaren, yazarından başka
hiçbir kimse bilmiyor bile olsa, artık o, özel anlamda edebiyatın, sanatın
gerçekliğine; genel anlamda ise toplumun, bilinen ve bilinemeyen boyutuyla
dünyanın, hatta evrenin gerçekliğine katılan bir varolandır. Ki bu düzeyde,
“Kumru İle Kumru”nun bir nesne oluşu ve onun yeniden nesneleştirilebilirliği,
yalnızca Tahsin Yücel için geçerlidir; çünkü tamamlanışının ardından, yazarından
da bağımsızlaşır o.
Yazar, romanı yayınevine teslim
ettikten sonra ise, o, yayıncı tarafından da olumlu ya da olumsuz anlamda
nesneleştirilebilir bir nesne haline gelir. Diyelim ki, “Kumru İle Kumru”da
olduğu gibi, hem yazarının adına ve tanınmışlığına, hem de romanın niteliğine ya
da yazarı tanınmasa bile yalnızca eserin niteliğine binaen2 yayıncı tarafından,
“Bu roman güzel. Çok iyi iş yapar; satar ve para kazandırır” denilerek olumlu
anlamda nesneleştirildi ve basımının yapılıp yayınlanmasına karar verildi. Sonra
da, yine diyelim ki, matbaaya gönderilip, “çok iyi iş” yapacak olmasına
istinaden, on binlerce adet bastırıldı. Bu durum, söz konusu romanın, on
binlerce okur tarafından nesneleştirilen bir nesne haline geldiğine mi delalet
eder? Elbette ki hayır. Bu yalnızca, basımı yapılan romanın, birer varolan
olarak depoda ya da dağıtımı yapılmışsa kitapçı raflarında duran, on binlerce
nüshası olduğuna işaret eder. Basılan kitabın, tesadüfen ulaşmış olanlar
dışında, geniş okur kitlesi tarafından nesneleştirilen bir nesne haline
gelebilmesi için, başkalarınca da yeniden nesneleştirilip sunulması gerek daha.
Bu başkaları ise “reklamcı” ve
“tanıtımcı”lardır. “Kumru İle Kumru” da bu yeniden nesneleştirilme sürecinden
geçmiş ve hala da geçmektedir. Yayıncısı, “yabancılaşmanın tamamlayıcısı
eşyalaşma” teması ekseninde nesneleştirip reklamlarla sunar okura.
“Tanıtımcı”ları ise, “nesneleşme”yi, nesneleştirmeyi olumsuzlamalarına rağmen,
örneğin Sadık Aslankara’nın yaptığı gibi, “çağımıza sunulmuş trajedik, kapkara
bir çelenk olarak alınabilir pekala ‘Kumru İle Kumru’!” ya da “‘Kumru İle
Kumru’nun bir Charles Chaplin klasiğine döndüğü unutulmamalı” diyerek
nesneleştirirler onu. Çünkü, olumlu anlamda değerli ve çarpıcı niteliklerle
nesneleştirilip değerli bir nesne olarak sunulmadığı sürece, bir kitabın
okunmasını ya da herhangi bir malın hızlı bir biçimde tüketilmesini sağlamak
olanaklı değildir. Bundan dolayı, okunması gereken bir kitap olarak
nesneleştirilip bir nesne kılınması gerekir. Aksi halde, kitapçı raflarında ya
da depolarda bir varolan olmaktan öteye geçemez.
Bundan dolayıdır ki olanı
tükettirebilmek, varolanları anlamak ve anlamlandırıp yeni şeyler üretmek,
gerçekliğe yeni varolanlar katabilmek için de olsa nesneleştirme kaçınılmazdır.
Çünkü nesneleştirilmemiş olan, “şey”liğiyle kaim olan hiçbir şeye ilişkin
bildirimde bulunulamaz. Bu nokta da nesneleştirme, insanın, geçmişten bugüne,
bulunduğu en küçük alandan başlayarak, çevresinde varolanlara doğru ya da
yanlış, olumlu ya da olumsuz değer ve nitelikler atfederek tüm yeryüzünü, adım
adım evreni, kendi düşünsel, duygusal ve bedensel boyutuyla üretim ve tüketim
zincirine eklemleyerek, kendini var kılma, kendisi gibi olanları koruma,
yaşatma, mutluluk ve refahını sağlama ve aynı zamanda da biçimlendirme
eylemliğini içerir. İnsan, nesneleşen, eşyalaşan bir varlık değil; aksine
nesneleştiren ve eşyalaştıran bir varlıktır.
Genelde “tanıtımcı”ların özelde
ise Sadık Aslankara’nın, bir yandan “nesneleşme”ye ve nesneleştirmeye olumsuzluk
atfederken, diğer yandan nesneleştirmede bulunma paradoksuna düşmelerinin nedeni
de burada gizlidir. Çünkü onlar, “Kumru İle Kumru”yu olumsuzluk niteliği
yükledikleri bir kavram ekseninde anlamaya, anlamlandırmaya ve dahası bu kavram
ekseninde de potansiyel okur kitlesine algılatmaya yönelmişlerdir.
Özellikle Aslankara, kendisini
öylesine kaptırır ki bu kavrama, sanki onu camları renkli bir gözlük gibi
kullanmaya yeltenir ve tabir-i caizse baktığı her yerde aynı rengi görürcesine,
Kumru’nun don ve memelik kullanmaya başlamasında bile nesneleşmenin örneğini
görür. Tıpkı, elindeki tek araç çekiç olanın herşeyi çivi olarak algılayıp
çakmaya yeltenmesi misali...
Kavramlar Ne Gözlüktür Ne de
Maymuncuk...
Oysa kavramlar ne gözlüktür ne de
maymuncuk... Kavramları, her kapıyı açmak için kullanılan basit maymuncuklara
dönüştüremezsiniz. Herhangi bir kavramı, toplumsal gerçekliği anlamanın,
anlamlandırmanın ve açıklamanın anahtarı kılamazsınız. Keza bu bir roman
evreninin gerçekliği için de geçerlidir.
Kavramlar uygun yerde ve uygun
zamanda kullanıldığında işlevseldir. Çünkü onlar düşünmemizin temel
birimleridir. En genel haliyle, olayların, olguların, durumların, nesnelerin,
v.b zihnimizdeki tasarımıdır. Kimi kavramların hem neliği hem de gerçekliği
vardır. Kimi kavramların ise neliği olsa da gerçekliği yoktur. Salt düşsel,
düşünseldir.
Bundan dolayıdır ki, kavramlarla
düşünüyor olmak yetmez. Kavramları da düşünmek gerek. Onların neliklerini,
gerçekliklerini, yani herhangi bir varlığa delalet edip etmediklerini de
düşünmek, sormak, sorgulamak gerek. Yoksa yerli yersiz kullandığınız aynı kavram
gelir sizi vuruverir en olmadık zamanda...
Son söz : ‘Tanıtımcı’ların, “Kumru
İle Kumru”yu, olumsuzluk niteliği yükledikleri “nesneleşme”, nesneleştirme
kavramı ekseninde tanıtmaları üzerine yazılan ve bir nesneleştirme olan bu yazı,
bazı ‘tanıtımcı’ların , romanı, neliğini dikkate almaksızın “Trajik”, “trajedik”
kavramlarıyla nesneleştirmelerini de içerebilirdi. Ancak şu anda daha fazla
uzatmak istemiyorum. Belki bir başka yazıda da “Trajik” olana değiniriz. Hep
birlikte bakarız, “Kumru İle Kumru” trajik miymiş, yoksa değil miymiş?
----------------------------
1 Sadık Aslankara, Hürriyet Gösteri Dergisi,
Şubat 2005, sy 10; bu dipnotu herhangi bir tahrifat iddiasına yer bırakmamak
için veriyorum. Çünkü, Sadık Aslankara’nın devrik bir biçimde kurduğu,
“Gereçlere yabancılaşıp, kendisini bunlara teslim ediverdi yatkınlık içinde...”
cümlesini, ben, herhangi bir anlam kaymasına yol açmaksızın aynı sözcüklerle ama
bazı sözcüklerin yerlerini değiştirerek kullandım.
2 “Eserin niteliğine binaen” sözü,
günümüzde, birçok yazar için şaka gibi aslında. Çünkü, sanat edebiyat
çevrelerindeki bir çok kişinin de yakından bildiği gibi, yapıtları ödül almış
yazarlardan bile kitaplarını yayınlamak için üste para istiyor bir çok yayınevi
sahibi. Hele bazı yayıncılar ve türedi yayınevleri ise, bu konu da işin
tüccarlığını yapar halde artık. Örneğin; dergicilik ve yayıncılık da yapan şair,
yazar sıfatlarını taşıyan birileri, bu sıfatların da ardına sığınarak, “bul
karayı al parayı” misali, “bastır parayı kap yazarlığı” yaklaşımı içinde, 2
milyardan 7 milyara kadar bir karşılıkla, sabahtan akşama akşamdan sabaha yazar,
şair, romancı, öykücü kılabiliyor parası olan herkesi... Nitelik mi? O da ne?!
Bu tüccarlar için, paranız yoksa niteliğin varlığının hükmü yoktur; paranız
varsa da, niteliğin olup olmamasının... Ki aslında bu sorun ve böylesi sanatçı
sıfatıyla arz-ı endam eyleyen tüccarlar, ayrı yazı, ayrı bir araştırma
konusudur. Kim bilir, belki de yakın bir gelecekte bu da yapılır.
_________________________________________________
*Ankara Gölbaşı Lisesi Felsefe Eğitmeni
atalaygirgin@hotmail.com

|